Alman Makinaları Neden Tercih Ediliyor?

Bu sorunun tek bir cevabı var?

Alman BMW, MERCEDES veya AUDI arabaları neden çok tercih ediliyorsa ondan! Veya

Kore SAMSUNG veya LG televizyonları neden tercih ediliyorsa ondan! Veya

Japon SONY play station oyun konsolu neden tercih ediliyorsa ondan! Veya

Amerikan INTEL işlemcisi veya I-PHONE’u neden tercih ediliyorsa ondan! Veya

İtalyan ARMANI modası neden tercih ediliyorsa ondan! Veya

Sıkı durun,  Çin LENOVA’sı neden tercih ediliyorsa ondandır.  Ve burada sayamayacağımızı yüzlerce marka ve teknoloji

Evet, sebep “marka ve teknoloji”dır. Makine sektöründe ve otomotivde en çok adı geçen Alman markalarıdır ve Alman teknolojisi iyi bilinir. Bu nedenle bir makinacının karşısına, üründen ürüne değişiklik göstermekle birlikte Alman,uzak doğu ve birazda İtalyan firmaları karşısına çıkar.

Sanayideki müşterilerimizden bir çok kez  “Aslında biz onlardan daha iyi ve ucuza mal üretiyoruz, ama nedense müşteri onları tercih ediyor” lafını bir çok kez duyduğumuz olmuştur. Cevabını da çoğu zaman kendileri veriyor; “adamlar marka olmuş, millet onu biliyor” diyor ve ekliyor “ama biz de onlar kadar iyiyiz!”. O zaman problem nedir, ve daha doğrusu çözüm nedir?

Çözüm?

Çözüm belli, “eğer sorun marka ve teknoloji ise, biz de o zaman marka oluruz ve teknoloji üretiriz!” ve devamı var “Bu işi tek başımıza yapamayız, güçlerimizi birleştirelim, devlet desteklesin ve kendimizi tanıtalım!

Bu teşhis her ne kadar ilk etapta doğru gözüküyorsa da, işin detayına inildiğinde belki yanlış değil ama “eksik” olduğu gözükecektir. Çünkü; Sorun marka ve teknolojidir. Ancak marka olmanın ve teknoloji üretmenin yolu sadece birleşmek, destek almak ve tanıtım değildir. Hatta tanıtım işin en son kısmıdır. Ama insanlar nedense işin kolayına kaçıyor, en son yapılacak şeyi en başta yapıyor, reklama yükleniyor.

Marka, maalesef sadece tanıtımla, reklamla olunan bir şey gibi geliyor insanlara. Öyle öğretilmiş çünkü. Sadece pazarlama ve reklam ajansları sahiplenmiş bu işi . Diğerleri yanaşmamış nedense. Örneğin, herkesin bildiği gibi Coca cola bir dünya markasıdır. Arkasında reklam ağırlıklı büyük bir pazarlama bütçesi vardır. Ancak Bosch Rexroth da bir dünya markasıdır, veya Festo da bir dünya markasıdır, veya yazılımda SAP da bir dünya markasıdır ve burada sayamayacağımız yüzlerce marka. Bu markaların bir özelliği; son tüketici pek bilmez bu markaları. Ama “sektöründe iyi bilinirler”. Bir makina imalatçısı en çok tercih edilen elektrik motorunu bilebilir, veya en çok tercih edilen hidrolik pnömatik elemanları bilebilir. Benzer şekilde bir otomobil servisi en çok tutulan oto lastiği markasını bilebilir veya en çok tutulan dizel enjeksiyonunu bilebilir. İşte bu markalar endüstri markalarıdır . Normal tüketici markaları gibi endüstride de marka olanlar diğerlerine göre daha çok tercih edilir ve daha çok kazanırlar. Bunu herkes biliyor! Kimse inkar edemez! Ancak başka bir gerçek var ki Marka olmak için sadece reklam vermek yetmez. Bunun en iyi örneği Türkiye için şu olabilir; Bundan 5-10 yıl öncesinde bir yerli bilgisayar firması müthiş reklam kampanyası yaptı ve büyük satışlar yaptı. Ancak şu anda ortada yok . Çünkü alt yapı, teknoloji veya know how  güçlü değilse reklam bir yere kadar  kazandırır. Bir yerden sonra aşağıya iniş ve sonra yok oluş başlar. Ve öyle oldu…

Sadede Gelelim; Neden Alman Makinaları Daha Çok Tercih Ediliyor?

Çünkü Alman makinaları teknolojik olarak daha gelişmiş. “Biz de aynısını yapıyoruz!” diyene; “FESTO’nun 2000’nin üzerinde patenti var. Sizin  kaç patentiniz var” diye sorarlar.

Patent bir ölçümüdür?

Patent, teknolojik geliştirmenin en iyi ölçüsüdür.

Peki Alman firmalarının, veya Amerikan Firmalarının, Veya Kore firmalarının …. Tercih edilmesinin tek sebebi patentleri olması mıdır?

Elbette değildir. Ama patent teknolojik gelişme için önemli bir göstergedir.

Peki tercih edilmenin diğer sebepleri nelerdir?

Kaliteli bir patent çıkması için sistematik olarak Ar-Ge ve inovasyon gereklidir. Ürünlerimiz, hizmetlerimiz ve servisimiz kaliteli olmalıdır. Yönetim de kuşkusuz kaliteli olmalıdır. Hızlı transport, müşteri ihtiyaçlarını görebilme, finans yönetimi, pazarlama ve marka yatırımı. Hepsi önemlidir. Ama firmalarımız ne çok teknolojide (veya Ar-Ge ve inovasyonda) ve markada geri kalıyorlar.

Sadece bunlar mı?

Değil elbette. Ancak bunlar en temel konulardır. Bunlar halledilmeden diğer detaylara geçemezsiniz.

Peki bizim sanayicimiz bunları hiç birisini mi yapmıyor?

Sanayicimizin geçmişi bir Avrupalının gibi iki-üç nesle dayanmıyor! Ancak 80’den sonra bir gelişme gösterebildi. Hızlı da gelişti.

Seksenlerin sonlarında kalite sistemi diye bir şey duyuldu. Onu hemen aldı, öğrendi ve adapte etti. Ama maalesef bu yeterli değil. Kaliteyi şimdi başkaları da öğrendi. Onlar da biliyor. Ve artık kalite bir rekabet avantajı değil, sadece olması gereken bir şey.

Yönetimde de önemli ilerlemeler kaydetti. Kurumsal yönetime geçen bir çok firma var. Ancak bu, bazen yanlış anlaşıldı. Yönetimi bazıları bir yöneticiye kolay kolay ulaşamama, sık yapılan toplantılar, güzel binalar, güzel ofisler vb gibi fiziki ve organizasyonel olarak algılanıyor. Oysa kurumsal yönetimin en önemli özelliği, hızlılık ve esnekliği kaybetmeden şeffaf davranabilmek, ölçülebilir çalışmalar yapmaktır. Her bakımdan. Sadece satış hedeflerine ulaşabilmek değil, kârlılık, insan kaynakları performans hedefleri, yeni fikir üretme kabiliyeti, yeni fikirleri ticarileştirme, firma ve marka değeri gibi unsurların ölçülebilmesidir.

Örneğin, Lojistikte iyi olduğumuz söyleniyor. Evet, kamyon sayımız fazla, iyi de mal taşıyorlar. Ama kamyon fabrikaları da iyi kazanıyor. Lojistiği sadece karayolu taşımacılığı değil, deniz ve hava yolu taşımacılığında da göstermeliyiz. Veya lojistik konusunda know how ve marka üretmeliyiz.

Müşteri odaklıyız deniyor. Özellikle Türk zekası ve kıvraklığı müşterinin ihtiyaçlarını çabuk görmemiz sebep olabilir. Ancak müşteri odaklılığı sadece müşteri anketleri yapmak, veya müşteri isteklerine cevap vermek değil,Apple’nin  I-Phone’u gibi “müşterinin olabilecek ihtiyaçlarını keşfedip, yeni bir ürün çıkartmak ve bir haftada 500 milyon dolar ciro yapabilmektir” aynı zamanda.

Ar-Ge ve inovasyonda da kötü değiliz aslında. Sanayicimiz gerçekten yüksek vergi ödemekten bıktı! Hele bir de devletin Ar-Ge veya marka teşvikleri adı altında para dağıtması, başlangıçta verimsiz çalışmalar olsa da sanayici “Yenilik yapmanın önemini anladı.” Ancak burada bir eksiğimiz var, Ar-Ge teşviği almak aslında Ar-Ge yapmak değildir. Devlet, bu işin kolay olmadığını, bu işin sonunda katma değer üretmek ve yüksek kârlar olduğunu, ancak bu iş için risk almak gerektiğini biliyor. Onun için tıpkı diğer devletlerin yaptığı gibi, Ar-Ge işine soyunan kesimi destekliyor. Ar-Ge işini sanayicimiz yapmaya başladı. Ancak verimsiz çalışmalar oluyor. Örneğin Güney Kore’de 1 milyon $ Ar-Ge yatırımı karşısında 2,7 adet (3 yakın) patent alınıyor. Ama Türkiye’de 1 milyon $ Ar-Ge yatırımı karşılında 0,14 adet (yarım bile değil) patent alınıyor. Yani KORE Ar-Ge de bizden 30 kat verimli demektir. Bunun en büyük sebebi; Ar-Ge ve yeni ürün geliştirme metodolojilerini bilmememiz ve Ar-Ge sonucunda elde edilen değerlerin patent ile katma değere dönüştürülememesidir.

Pazarlama ve satış konusunda önemli hamlelerimiz var. Sanayicimiz ihracatı öğrendi. Dünyanın her tarafına mal satıyor. Ama pazarlama sadece reklam, fuar ve satış demek değildir. Firmanın diğer aktiviteleri ile irtibatlanan ve sonunda firma ve marka değerine dönüşen bir çalışmadır. Burada biraz eksiğimiz var.  Yani, işini iyi yapan sanayici ve ticaret erbabı kazandığı parayı belki işine yatırıyor. Ama genelde sadece güzel bir binaya, yeni araçlara, yeni makinalara vs yatırıyor. Tam anlamıyla teknoloji üretmeye ve markalaşmaya yatırım yapmıyor. İşte burada bir zamanlar tekstilci dostlarımızın yaptığı hataya düşülebilir!

İş dönüp dolaşıp Alman makinacıların neden daha çok tercih edildiği sorusunun cevabı olan “Teknoloji ve Marka’ya” geliyor. Teknoloji üretmenin ve  Markanın önemli olduğunu herkes anladı. Ancak eksik bilgiler var. Herkes markayı “dünya markası olmak “olarak algılıyor. Dolayısı ile bu işe giren tüm gücünü harcıyor. Girmeyen hiç girmiyor. Bir kısmı sadece Türkiye’de ve ihracat yaptığı ülkelerde marka tescili yaptırıyor ve sadece bununla markalaşacağını düşünüyor. Bir kısmı “benim ürünüm her yerde satılıyor, markaya ihtiyacım yok ki” diyor. Oysa sadece ürün satmak günü kurtarmaktır. Marka satmak ise geleceğe yatırımdır. Oysa; Marka, küçük olsun, büyük olsun her firmanın, kapasitesine göre odaklanması gereken bir olgudur. Yapılan tüm çalışmalar müşteriye firma adı olarak veya ürün markası olarak yansır. Dolayısı ile yönetim, pazarlama-satış, Ar-Ge, inovasyon, kalite vb tüm çalışmaları markayı güçlendirecek seviyede, markanın değerini arttıracak şekilde yapmak gerekir. Teknoloji üretme ise, başta yeni ürün geliştirme ve Ar-Ge faaliyetleri olarak yapılsa dahi farklılaşmanın önemli bir ayağıdır. Markalaşmanın önemli bir parçasıdır.

Kuşkusuz bunlar zaman alır. Tıpkı iyi bir neslin yetişmesi gibi. Firmalar bu sayılanlara kendi yapılarına göre, büyüklüklerine göre hemen başlamalıdırlar. Yarın çok geç olabilir. Ancak bunları yapabilirsek Türk makineleri, Türk otomobilleri, Türk kumaşı, Türk televizyonu, Türk ürünleri ve Türk insanı tercih edilebilir.